
1930’lar ve 40’lar… Televizyon henüz yok, telefon o dönemin İstanbul’unda postaneye gidip konuşmak için her iki tarafın da uzun sıralarda beklediği bir iletişim aracı. Telgraf ise pahalı ve okuma yazma oranını düşünürsek biraz da zahmetli bir uğraş.
Radyo her evde yok ve gazeteden alınacak haberler için de bazen şu sese kulak vermek gerekiyor: “Yazıyooooor yazıyooooor!”
Siyah beyaz filmlerde, eski İstanbul fotoğraflarında, roman sayfalarında omuzlarına asılı deri bir çantanın içinde gazete balyları taşıyan ve kâh sokaklarda koşturarak kâh bir tramvaya asılarak ayaklarını dinlendiren, gazeteci çocukları analım istedik bugün.
Gazete satanların çoğu uzak semtlerde, gecekondularda yaşayan yoksul ailelerin çocuklarıydı.
Gazete satmanın da incelikleri vardı tabii… Çocukların içlerinden çok azı okuma yazma biliyordu, diğerlerinin ise ezber gücü iyiydi. O günün manşetini okuyabilmek ya da ezberlemek önemliydi. Haberi bağıran çocuğun soru soran birine haberle ilgili kısa ve vurucu bilgileri vermesi satış oranlarını artırabiliyordu.
Soluklandıkları bir sokağın başında, parkta bir bankın köşesinde ya da arkasına asıldıkları bir tramvayda gazetedeki haberlere göz gezdirip akşam baskısına yetişecek gazeteleri düşünen İstanbul’un müvezziileriydi (dağıtıcıları) onlar.
İstanbul’u en az İstanbul’un seyyar satıcıları kadar bilen, o dönem gazete başına 1 kuruş kazanan gazeteci çocuklar, zaman içinde bayilerin artması, bakkalların gazete satması, aboneliklerin yaygınlaşması ve lüks semtlerde bu işi kapıcıların yapmasıyla mesleği bıraktılar.
1930’lar, 40’lar ve 50’ler çocuk işçilerin pek çok riskli işte çalıştığı, çalışmak zorunda olduğu dönemlerdi. Fabrika ve atölyelerde çalışan çocuklara göre daha az riskli olan bu işi yapan çocukları anarken ne pahasına olursa olsun “çocuk işçiler” sözünün tarihe karışmasını diliyoruz.