
İstanbul sokaklarını; yokuşları, patikaları ve mahalleleri en az postacılar kadar iyi tanıyan, dev bir teraziyi andıran bakraçlarında yoğurt satan seyyar satıcılardan bahsedelim istedik bugün.
Yoğurtçuların bir dönem İstanbul’un hemen her semtinde işitilen çıngırak sesleri, sadece kentin kaybolan değerlerinden biri değil; yaşanmışlık, yakın tarih ve kentin katmanlı dokusuyla bütünleşmiş simgelerinden biriydi.
İstanbul’un her köşesinde geçmişten bir şeyler saklıdır. Değişen ve zamanla başkalaşan şehirde bunlar unutulsa da anılarda ortaya çıkan bir ses, bir fotoğraf karesiyle gün yüzüne çıkar. Çıngıraklı yoğurtçular da İstanbul sokaklarının bellediğidir.
Elindeki zili çalarak mahalleleri gezen yoğurtçuları yoğurt kabını hazırlayarak bekleyen mahalle sakinleri karşılardı. Seyyar satıcılarla yapılan sohbetler, alınan haberler, çocukların bu anlara eşlik etmesi o dönemlerde gündelik hayatın bir parçasıydı.
Kesin bir tarih veremesek de 1930’ların başından 1980’lerin ortasına kadar yoğurtçular, yoğurtları genellikle Silivri’den alır ve ağaç askıda dengelenen iki kefedeki tepsilere üst üste dizerek satarlardı. Onları diğer satıcılardan ayıran en önemli özellik ise avaz avaz bağırıp etrafa rahatsızlık vermeden çıngıraklarıyla satış yapmalarıydı.
Parke taşlı, arnavutkaldırımlı, inişli çıkışlı, dar, pürüzlü sokakları arşınlayan satıcılar için Selim İleri’nin şu sözlerini sizlerle paylaşalım.
“İstanbul’un mahallelerinde sokaklarında gezinirken, yılların yorgunluğunu taşıyan kâgir evler, parklar, dükkânlar, seyyar satıcılar, gelip geçen insanlara geçmişin anılarını fısıldar.”